çok iş

Yokluğun tembelleştiriyor beni,
oysa ne çok şey var yapılacak.
çayın şekeri atılmadı,
ölçüsü alınmadı sevdaların.
daha;
akşam olacak,
yağmur dinecek,
gökyüzü avuçlanacak…
yıldızlar!
tek
tek
sayılacak.

Advertisements

sen söyle

Sen söyle.

sen mi alacaksın beni damarlarına,

yoksa bir iğne ucunda mı gireyim.
nasıl bir zehir olayım
nasıl…
seni…
sarayım?

Sen
benden sonrası olsan
ben
sende kaybolsam.

Nasıl kuşatmalıyım ki seni?
belki,
bir davet mi olsam!
yoksa…
bir işgal mi?

sen
vakur teslim olsan
ben
sana yakalansam.

Bu şehirden beni koparsan.

 

aylak

“Bildim bileli kendimi
hep aylaklığı sevdim.
Fukaralığın bir şişe şarabını
zenginliğin balosuna değişmem.

Ben!
hep aylak ama kendime yaşamayı sevdim.
Akıl kar’ımıdır allan seversen
mevsimin en iştahlı yerinde
bir masa başına takılıp kalmak?

Fabrika da ustabaşından kaçarak, bir cigara dumanı salmak,
güvertede soteye yatmak, yahut ırgatlığın pes dedirttiği yerde
bir ağaç altına uzanmak.

Ben hep aylıklığı sevdim.

Ne otomobillerin parlak rengi
ne zeytin bahçeli villası güzelim ege’nin
ne de salonlarında seyirtmek
kirlenmiş siyasetin.

Ben hep aylaklığı sevdim.

Değişmem hiç bir şeye;
bir elimle uzanıp ağacın en güzel meyvasını yolmayı
gelip geçtiğim yollara sarkan.
kimselerin uğramadığı bir AKDENİZ kumsalda
dünyalar güzeli bir kadınla sevişmeyi.

Dokunarak belki
biraz iz bırakarak
ama en çokta
aylakça yaşarak
çıkarsız bir hayatı seçtim.

Ben en çok aylaklığı sevdim.”