yer

savrulan etekleriyle geçen kadını anımsarım
bir ses
bir seda billahi
duydum daha evvel de aynalar kadar aynılarını
öğrendim ki ses olan ilkin yalan olur

bazı bazı dar sokaklardan geçerim eve giderken
burkularak
çok sevmem yürümeyi
fosforlu ışıklı bankları severim
fotoğraflarda şaşkın çıkan kadınları
falcı çingenelerden kaçışlarını
her an aşka çağıran gözlerini

berberin aynasından sonsuzluğa uzanan enseme bakıyorum
yüzüm hep burada
biraz kaçak gözlerim
anneme soruyorum “istenmeyen miydim?” diye
“neden hep mülteciyim
neden evsizden hep bir tık daha iyi”
“şükret” diyor bir ses
“kaçak yolcusu olduğun bu gemi de batsın mı ya”

öyle ya!

korkma!
bana senden söz etmeyeceğim

Dürüst olmak lazım
giderken arkama bakmadıysam da
camından baktım arabanın
balkonundan apartmanın
işlek cadde kenarlarında durup baktım önümden geçenlere
bazılarına aşık bile oldum
büyük aşklardı
sonunda hep ben öldüm.
beş yüz kırk bir kere maşallah bana
her otobüsten inene baktım
her binene
dürüst olmak lazım
ben aslında hep
tam da bu kadar hayal kırıklığına uğramıştım.

Ne diyordum?

Ben hayata sondan başladım
sonundan başına kadar
yapayalnızdım

lakin korkma!
yer saptamasıydı bu
bana benden bahsetmeyeceğim.

dedim ya hayat bu
sadece bazısı yaşanılası.

bilmiyorsunuz

…………………….yokken, siz vardınız

kalbimi büyütüyor rüzgarınız
aşk çiziyorum, görün
siz dağlar sanın ya da ay
yine de bakın
gidilmeyen kıyılardayım
gelmeyişlerin tümünün basit izahı
keşfi mümkünsüz bir saygı beklentisi hali

yok kadar güçlü, onun kadar çok, çok daha hiç

pek sevin beni
kıyıdaki etin köpekbalığ’ sevdiği gibi
diğerleri gibi
gülüşlerinizi özlüyorum, sevgiyle bakarken ki
dişlerinizi seviyorum, gözlerinizi, en çok varsayışınızı
ne çiziyorsam rüzgarınızla büyüyor
yıldızları gördüğünüzü
gün batımı güneş sanın siz, koc’ca astronomi bil’mi
kırmızı bir aşk o bakmadığ’nızda da
kıpkırmızı bir tek
…………………….yokken. bilmiyordunuz

hutetu

dudakların dudaklarıma
kalanı ben hallederim

hep
öyle
kal
ağlamadan

mutlak esintisizlik rüzgârı yok saymamıza yeter

altmış derece bugün
yarın yüz
kaynama derecesindeyiz kanın
yeniden deli
yeniden yanık kanlıyız

huzur içinde heykelim
kollarının tutsağı

önce yaşadığımızı san
durağanlığı bozan
eşsiz ten armonisi
müziğin tanrısı kasık dövüşü
bir ileri
gittiyse medeniyet çığlık çığlık
bir de geri
tanrısal ritmin ilahi eseri

terim gözeneklerinden giriyor
terin gözlerimden
ben terliyor oluşun
sen ağlamamı önlemiyor
şşşttttt…

hep
öyle
kal
ağlamadan

günlerden kolay içimli kolera
elini uzatacağın her içkiyse
kan kusturacak
tekila
çok karıştıracağız
güneş yavşak yavşak sararacak
yarın veba

korkmayalım diye tuza yatıracaklar bizi
korkalım diye kirece
dilimleyecekler ayıramadıkça
korkacaklar

dudakların dudaklarıma
kalanı ben hallederim

hep
öyle
kal
ağlamadan

fevr

suyum kaynıyor,
kapağım kapalı
retinam altında yanardağ saklar
bir çatlasam tepemden tırnağıma
yangın yangın fışkıracağım
sol omzum olduğundan ağır
bir ses ile yaktın
söndür şimdi söndürebilirsen

pınarlarımdan lav sızıp
çenemden damlıyor
bak aşk
göğsümde ölen cümle yar
sana sema,
döne döne yanıyor

seni benden
beni bizden
bizi cümlelikten korusun
başlatan

hey rab
zerre etmez bünyeme sığdırdığın bu evren
acısına fit olmuş kollarına koşuyor
kendi içinde katlanıp
çığ olmuş büyüyor
yine de sen
verdiğini bilirsin
ben aşkımı
aşk seni

seni ruhuma gömdüm
koru diye
kainatta zerre etmez ömrüm
arzın ve arşın merkezindeyim
kaçtıkça feveranımdan
kaplıyor benliğimi
içimde uyuyan şeytan çıkıyor,
kırıyor mağaraların taşlarını
yecûc ve mecûc
uyandır hepsini ey hakk
uyandır
nefsim ateş iken nefesim su
lakin içime koyduğun şu illet-i aşkı al

arzın ve arşın merkezinde bir hiçim başlatan
arzederim

akıl

aramız akdeniz
aramız tuz
ara su
yani midyenin alın teri
istavritin çinakopun
yunus yutanın gözyaşı aramızdaki

öte yakasındayım aklımın
bir yosunlu kayanın üstünde
dökünüyorum omzumdan tam üç kez
öykünüp musa’ya
ayırıp tuz ilen suyu
ayrı ayrı dökünüyorum arınmak için sensizlikten
üç kez ölüyor balıklar

iskenderiye’den cebeli tarık’a yas
ne vakit çalkalansam
kum eksiliyor temelimden
söylemeye yok gerek
göz akıyla güçlenmiyor kumdan kaleler

aramız harita
aramız ölçek ölçek anafor, fırtına
dallara bağlayıp ağaçları
diliyorum
dileklerim var
adıyorum
adımı rüzgârına
kuruyor
iki yakamızda ne güzellik varsa

harita yatırıyorum ateşe
şimdi kentler alev alev
kuleleri yanıyor medeniyetin
sahra’yı artık göğden izlemek nâmümkün
o ki yüzünü akrebine döndü
çiyanına, altın kumuna
yani kendinden olan ne varsa
ona

bir parmak kaykılsam yerimden
belki tarih değişecek
kartaca’dan bakacağım
gözlerimi kısıp
bakışlarımı kısaltıp
filler yutan roma’ya
dalganın köpüğünde ak yüzüne kurban vereceğim
aslan yürekleri
bir parmak kaykılsam
bir filyutan daha yapacağım belki kendimden

basiretim örümcek ağı
belkiden çok bir şeyim yok

aramız akdeniz
ben kızarmış domateslere gülümsüyorum bu sabah da
bahçeden yola
bir parmak köşeyi dönerken
küçücüklüğümleyim
belkilerim iç cebimde…

siz

sırtımda çok kadının karkası
yarım bırakmadım hiç
siz
hep yarım güzeldiniz
elma gibi bir yarımcalık
diğer tarafınız
ben değildim
size bir şey desem inanmazsınız
ben şubatta dokunduğunuz yosunlu iskele ayağıyım
kabuğumda midyeliğiniz
yosundan yosmaya evrim bir nevî
hiçten yarıma sakat bir terfî
size
siz demeye yeterdi